Bir tişörtün birkaç yıkamada formunu kaybetmesine artık şaşırmıyoruz. Kazakların tüylenmesi, dikişlerin dönmesi, kumaşların incelmesi ya da siyahların birkaç yıkamada solması neredeyse normal kabul ediliyor. Oysa çok uzun zaman önce kıyafetlerden beklentimiz bambaşkaydı. Bir ürünün yıllarca kullanılabilmesi sıradan bir şeydi.
Bugün ise moda endüstrisi büyük ölçüde hız üzerine kurulu çalışıyor. Trendler daha hızlı değişiyor, koleksiyonlar daha sık çıkıyor ve ürünlerin mağazada kalma süresi giderek kısalıyor. Bunun sonucunda da birçok kıyafet artık uzun ömürlü olacak şekilde değil, hızlı tüketilecek şekilde üretiliyor.
Bu sistemin bir adı var: Planned Obsolescence, yani planlı eskime.
Bu kavram ilk olarak teknoloji dünyasında yaygınlaştı. Özellikle elektronik ürünlerin belirli bir süre sonra yavaşlaması, tamirinin zorlaşması veya teknik olarak “eski” hale gelmesiyle ilişkilendiriliyordu. Ancak bugün aynı mantık moda sektöründe de çok görünür durumda.
Çünkü bir ürün ne kadar kısa süre kullanılabiliyorsa, tüketim döngüsü o kadar hızlanıyor.
Özellikle fast fashion modelinin büyümesiyle birlikte moda takvimi tamamen değişti. Eskiden yılda birkaç sezon varken bugün bazı markalar haftalık hatta günlük ürün akışıyla çalışıyor. Trend tahmin şirketi Heuritech’e göre TikTok sonrası dönemde trendlerin yaşam süresi ciddi şekilde kısaldı. Bir estetik akım bazen yalnızca birkaç hafta boyunca görünür kalabiliyor.
Bu hız yalnızca trendleri değil, üretim biçimini de etkiliyor.
Daha düşük gramajlı kumaşlar kullanılıyor. Polyester oranı artıyor. Dikiş ve işçilik süreleri azalıyor. Çünkü amaç artık yalnızca kıyafet üretmek değil; mümkün olan en hızlı şekilde yeni ürün dolaşıma sokabilmek.
Bugün dünya genelinde üretilen kıyafet miktarı son 20 yılda yaklaşık iki katına çıkmış durumda. Ancak yapılan araştırmalar insanların kıyafetlerini geçmişe kıyasla çok daha kısa süre kullandığını gösteriyor. Ellen MacArthur Foundation verilerine göre birçok kıyafetin kullanım süresi son 15 yılda ciddi biçimde azaldı. Yani aslında daha fazla kıyafete sahibiz ama onları daha az kullanıyoruz. Üstelik mesele yalnızca fiziksel yıpranma da değil. Moda dünyasında artık bir de “psychological obsolescence”, yani psikolojik eskime diye bir kavram konuşuluyor.
Bir kıyafet hâlâ kullanılabilir durumda olsa bile “eski hissettirmeye” başlayabiliyor.
Sosyal medya burada büyük rol oynuyor. Sürekli yeni kombinler, yeni estetikler, yeni “core” akımları görüyoruz. Algoritmalar sürekli yeniyi öne çıkarıyor. Böylece dolabımızdaki ürün eskimese bile zihnimizde güncelliğini kaybedebiliyor.
Belki de bu yüzden bugün birçok insan dolabı dolu olmasına rağmen “giyecek hiçbir şeyi yokmuş” gibi hissediyor. Çünkü sorun bazen ihtiyaç eksikliği değil; sürekli değişen tüketim temposu.
Ucuz görünen kıyafetlerin gerçek maliyeti de tam burada ortaya çıkıyor. Düşük fiyat çoğu zaman yalnızca kasada ödediğimiz rakamı ifade ediyor. Ama görünmeyen başka maliyetler de var:
- Daha kısa kullanım ömrü
- Daha fazla tekstil atığı
- Daha sık yeniden satın alma ihtiyacı
- Görünmez hale gelen üretim emeği
- Daha yoğun kaynak tüketimi
Bugün moda endüstrisi dünya üzerindeki en büyük atık üreticilerinden biri haline gelmiş durumda. Her saniye bir kamyon dolusu tekstil ürününün yakıldığı veya çöpe gönderildiği tahmin ediliyor.
Bu yüzden sürdürülebilirlik yalnızca geri dönüşüm meselesi değil. Belki mesele biraz daha başta başlıyor: Bir ürünü gerçekten uzun süre kullanabilmek istemekte.
Daha az ama daha uzun ömürlü üretmek mümkün mü? Bir kıyafetin değerini yalnızca fiyatıyla değil, kullanım süresiyle değerlendirmek mümkün mü?
Belki de artık asıl soru şu: Bir kıyafet ne kadar ucuz olabilir değil, ne kadar uzun yaşayabilir?